HUD(AS)VE AD KAVMİ
8/7/2009 ·
Âd kavmine kardeşleri Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Hûd (a.s.) onlara; ‘Ey kavmim! Allah Teâlâ’ya ibâdet edin. İbâdet edilecek O'ndan başkası yoktur. Hâlâ o'nun azâbından korkmayacak mısınız?’ dedi (7/A'râf, 65). Hûd (a.s.) kavmini doğru yola kavuşturmak için tebliğ vazifesine başladı. Onları putlara tapmaktan, zulüm ve günahlardan tevbe ederek vazgeçmeye ve Allah Teâlâ’ya şükür ve ibâdete çağırdı. Fakat Âd kavminin insanları, Hûd (a.s.)’u dinlemeyip ona karşı kaba ve inkârcı davrandılar. Hûd (a.s.) kavminin bu tutumu üzerine; ''Eğer doğru yola gelmezseniz, haberiniz olsun, ben size tebliğ vazifemi yapıyorum; Rabbim size acı bir azap gönderir de helâk olursunuz?'' buyurdu. Azgın Âd kavmi, Hûd (a.s.)’a; ''Mûcize getirmeden sana inanmayız, putlarımızı terk etmeyiz.'' dediler. Hûd (a.s.) onlara; ''İstediğiniz mûcize nedir?'' diye sordu. Onlar da: ''Rüzgârı istediğin tarafa çevir!'' dediler. Hûd (a.s.) duâ etti. Allah Teâlâ; ''Ne tarafa istersen elinle işâret et!'' buyurdu. O da eliyle işâret edince, rüzgâr istediği istikamette esmeye başladı. Büyük kayaların toprak olmasını istediler. Hûd (a.s.)’un duâsı ile bu da oldu. Bu mûcizeleri gördükleri halde inanmayıp hırçınlaşarak koyunların yünlerinin de ipek olmasını istediler. Hûd (a.s.) duâ etti. koyunların yünü ipek hâline geldi. Âd kavmi, gösterilen mûcizelere rağmen inanmadılar. ''Sen bizi putlarımızdan ayırmak için mi geldin? Doğru söylüyorsan, haydi bizi tehdit ettiğin azâbı getir de görelim!'' dediler. Hûd (a.s.) kavmini imâna dâvete devâm etti. Pek az kimse imân etti. Kavmi ise hakaret edip kendinden geçinceye kadar dövdü. Kavminin ıslâh olmayacağını anlayan Hûd (a.s.): ''Yâ Rabbi! Sen her şeyi biliyorsun. Ben onlara peygamberliğimi bildirdim. Ey Rabbim! Onlara, ders almalarına vesile olacak bir musîbet ver?'' diye bedduâda bulundu. Hûd (a.s.)’un bedduâsını kabul buyuran Allah Teâlâ, Âd kavmine önce kuraklık, kıtlık musîbetini verdi. Üç sene müddetle akan pınarlar kurudu. Yeşillikler sarardı, soldu. Meşhûr İrem Bağları yok oldu. İnsanlar bir yudum suya, bir parça ekmeğe muhtaç hâle geldiler. Hayvanlar susuzluktan telef oldular. Devamlı olarak bunaltıcı kuru bir rüzgâr esiyordu. İnsanlar ağızlarını güçlükle açıyor, zor nefes alıyordu. Tozdan göz gözü göremiyordu. Bu arada Hûd (a.s.) kavmini imana, tevbe ve istiğfâra dâvete devam ediyordu. Hûd (a.s.)’un kavmine meâlen şöyle dediği bildirilmektedir:
''Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra o'na tevbe edin ki, gökten üzerinize bol bol bereket (ekinleri yetiştirecek yağmur) indirsin ve kuvvetinize kuvvet katarak sizi çoğaltsın. Günahlarınıza ısrar ederek imandan yüz çevirmeyin.'' (11/Hûd, 52). Hûd (a.s.)’un bu son dâveti de onların aklını başlarına getirmeye yetmedi. Hûd (a.s.)’a işkenceye ve onu öldürmeye kalkıştılar. Artık onlara azâbın gelmekte olduğu Hûd (a.s.)’a bildirildi. Bir sabah Hûd (a.s.) iman edenleri bir araya topladı. Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, “işte bize yağmur geliyor” dediler. Hûd (a.s.) ''Hayır, o can yakıcı azâb veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder'' dedi. Rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vâdiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. 41/Fussılet sûresi 16. âyet-i kerimesinde, bu rüzgâr ''sarsar'' (kavurucu rüzgâr); azâb günleri de ''eyyâm-ı nahisât'' (uğursuz günler) olarak geçmektedir. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya fırlayarak paramparça oldular. Hepsi ölüp yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur'ân-ı Kerim’de meâlen şöyle bildirilmektedir:
''Nihâyet Hûd'u ve berâberindeki imân edenleri, rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi tekzib edip yalanlayarak iman etmemiş olanların kökünü kestik.'' (7/A'râf, 72). Hûd (a.s.) ve ona iman edenler bu şiddetli kasırgada Allah Teâlâ tarafından muhâfaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esiyordu. Hûd (a.s.), Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Kâbe-i Muazzama’nın bulunduğu yerde ibâdet ve tâatle meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Şerif (Kâbe-i Muazzama’nın etrafındaki mescid)de Hicr denilen yerde bulunduğu rivâyet edilmektedir.
Hûd (a.s.) ve peygamber olarak gönderildiği Âd kavmiyle ilgili olarak Kur’ân-ı Kerim’in A'râf, Hûd, Mü'minin, Fussilet, Ahkâf, Zâriyât, Kamer, Hakka, Şuarâ ve Fecr sûrelerinde bilgi verilmektedir.
Bu azâb sırasında Hz. Hûd (a.s.) ve beraberinde bulunan mü’minlerin durumu ne olmuştu? Bunu da Kur'an-ı Kerim'den öğreniyoruz: "Hûd'u ve beraberindeki iman edenleri rahmetimizle kurtardık." (7/A’râf, 22). Âd kavminin durumu, bütün insanlara büyük bir ibrettir. Politik ve ekonomik güçlerine güvenerek şirki ve zulmü yaymak için gayret sarfeden, bütün müstekbirlerin zaferleri geçicidir. Elbette azâbın en şiddetlisine muhâtap olacaklardır. Kısacık dünya hayatı için zorbalara boyun eğen ve şirkin hâkimiyetine râzı olanlar Âd kavmini asla unutmamalıdırlar.
Kur’an’ın üslûbu, bu tür kıssalarda gereksiz ayrıntılardan kaçınmak, zaman ve coğrafî sınırlamalara yer vermeyip mesajın evrenselliğini göstermek şeklinde beliren “her dönemdeki insanların ibret ve ders alması”nı sağlamaktır. Kur’an’ın gösterdiği bu tavrı Sünnet de aynen korumuş, Rasûlullah’ın yetiştirdiği ashâb da gereksiz ayrıntılara, kendilerine fayda vermeyecek meraklara saplanmamıştır. Ama ne var ki, sahâbeden sonra bu tavır, değişime uğramış; mesaj ve ibret unsuru kıssalara İsrâiliyât denilen çoğu uydurma olan asılsız rivâyetler, efsâneler ve masalımsı unsurlar karıştırılmıştır. Böylece tevhidî muhtevâ gölgelenmiş, Kur’an kıssalarındaki ibret ve mesaj unsuru yok edilmiştir
Hz. Hûd Kıssasının Mesajları
Hûd (a.s.) kıssasının vahye muhâtap olan tüm insanlara verdiği mesajları şöyle sıralayabiliriz: Bu dünya hayatında insanların elde ettikleri bütün nimetler Allah'ın onlara bahşettiği şeylerdir.
Allah'ın onlara verdiği bu nimetleri, yine Allah'ın istediği biçimde harcamak gerekir. Allah’ın ihsan ettiği mal-mülk ve serveti, Allah'ın lutfundan ve sınav olarak verdiği değil de, sırf kendi akıl ve becerileri neticesi elde ettiklerini zannedenler, daha sonra onları diledikleri gibi harcama yetkisinde kendilerini görürler ki, bu tavır onları inkâr zincirine ulaştırmış olur.
Hele bu inkârcı servet sahipleri âhireti yalanladıklarından; diledikleri gibi harcadıkları servetlerini kazanırken yaptıkları zulümlerin ve Allah'ın verdiği servetlerden yoksullara vermediklerinin hesabını, kimseye vermeyecekleri düşüncesinde olurlar ki, onları azdıran, inkâr ettiren amillerden biri de bu olur. Hûd kavminin inkârcılarının düşünceleri de bu idi. ahreti red…
İşte bu gibi mesajların verildiği Âd kavminin kıssası; Kur'an'ın indiği câhiliye toplumunun aynı bazdaki düşüncelerinin yanlışlığını beyan etmiş olur. Âd kıssasından ders almayanların sonu, dehşetli sahnelerle anlatılan Âd kavminin sonu gibi olacağı mesajı verilmiş
olmaktadır.
Çağımız toplumlarında da Âd kavminin kıssasında anlatılan inkâr psikolojisi yaşanmaktadır. Bu insanların sahip oldukları villa, yazlık gibi binalarda diledikleri gibi kayıtsızca özgür yaşama isteği, bu uğurda kazandıkları ve kazanacakları paraların, nasıl ve nereden geldiğinin önemsizliğine itmiştir. Zulümle de olsa, bu uğurda kazandıklarını kendileri için helâl(!) addetmektedirler. Lüks binalarda diledikleri gibi harcayacakları servetlerden, fakir ve yoksulun ihtiyacı için de harcanması veya onların da bu servette haklarının olduğu, onların hiç umurunda değildir.
Helâk sahnesinin çok dehşetli olarak tasvir edilmesi inkârcıları düşündürmek için en ibretli mesaj değil midir?
AHMET KALKAN
Yorum (yok) Yorum yaz!
HZ.NUH(AS) 2. BÖLÜM
1/5/2009 ·
Hz. Nûh (a.s)'ın, Kendi Kavmini Allah'a Davet Etmesi:
Hz. Nûh (a.s)'ın uzun müddet devam ettiği nasihat ve öğüdü onlara bir fayda sağlamadı. Ayrıca Allah'ın azabıyla korkutması ile de onları yaptıkları şeylerden alı koyamadı. Zira Hz. Nûh (a.s) onlara, nasihat ve öğüdü artırdıkça, onların daha da inadını ve kibrini artırıyordu. Ne zamanki Hz. Nûh (a.s) onlara Allah'ı hatırlatınca, bu hatırlatması onların sapıklık fesadını daha da artırıyor ve diğer çeşitli sapıklık yollarına yöneliyorlardı. Üstelik Hz. Nûh (a.s)'ın davetine aldırış etmiyorlar ve Hz. Nûh (a.s)'m onları, Allah'ın azabıyla korkutması ve uyarması da bir fayda vermiyordu.
Hz. Nûh (a.s) kavmi arasında yaklaşık 950 sene davetçi, öğütçü ve nasihatçi olarak kaldı. Bu zaman zarfında Hz. Nûh (a.s) onları sapıklıktan kurtarmak ve onları taşlar ile bakırlardan yapılmış putlara tapmaktan uzaklaştırmak için "hikmetli yolların" hepsini kullandı. Buna rağmen Nûh kavminin ileri gelenleri ile birlikte bulunan diğer kimseler ise hiçbir şekilde kurtuluş yolunu bulamadılar. Fakat Hz. Nûh (a.s), onların bu yaptıklarına rağmen gece-gündüz ve gizli-açık olarak davetine devam etti. Ama bunların hepsine rağmen Nûh kavminin kalpleri yumuşamadığı gibi hakkı da bulamadılar.
Ayrıca ihsanı kötülüğe ve lütfü zorluğa tercih ettiler. Bununla yetinmeyip Hz. Nûh (a.s)'ı dövmeye, eziyet etmeye ve zulmetmeye yeltendiler. Fakat Hz. Nûh (a.s)'ın sonların bu yaptıkları karşısında şöyle demeye devam ediyordu: '*Ey Allahım! Kavmimi bağışla. Çünkü onlar, hakikati bilmiyorlar."
Tefsircilerin naklettiğine göre Hz. Nûh (a.s), kavmine gidiyor ve onları putlara tapmaktan vazgeçip bir olan Allah'a ibadet etmeye davet ediyordu. Bunun üzerine kavmi, Hz. Nûh (a.s)'a karşı bir araya toplanıp memleketten terk ettirecek bir şekilde onu dövüyorlar, bayıltıncaya kadar boğazını sıkıyorlar, soma da eti kemiğinden soyulmuş bir vaziyette hasırın içerisinde yolun kenarına atıyorlar ve ona:
- Bugünden itibaren (almış olduğun bu yaralar ile) yakın bir zamanda ölürsün ve azığın ile Cenabı Allah'a dönersin, diyorlardı. Onlar bu sözleri sarf ettikleri halde yine de Hz. Nûh (a.s) onlara -yaralı olduğu halde- geri dönüyor ve onları Allah'a davet ediyor. Fakat onlar, Hz. Nûh (a.s)'m bu hareketine karşılık yine daha önce yaptıkları hareketlerin benzerlerini yapıyorlardı."
İşte Nûh kavmi, Hz. Nûh (a.s)'a böyle eziyet ediyor ve ona zulmediyorlardı. Buna rağmen Hz. Nûh (a.s), kavminin kendisine bu yaptıklarına karşılık sabrediyor ve onlara azabın gelmesi için duada bulunmuyor, onlar için ve oğullan için hayrı ve kurtuluşu umuyor ve:
- Belki Allah, onların soylarından davetimi kabul edecek ve kendisine iman edecek kimseleri çıkarır, diyordu. Bununla birlikte uzun bir müddet Hz. Nûh (a.s) ile beraber, onlardan iman edenler çok azdı. Hz. Nûh (a.s)'ın peygamberliği müddetinde ilk nesil yok olup gidince, onların yerine onlardan sonra daha kötüsü ve Allah'ın rahmetinden uzak olan kimseler geldi. Fakat yeni gelen bu nesil, oğullarına, Hz. Nuh'a iman etmemelerine dair tavsiyede bulunuyorlardı. Çocuk ergenlik çağına eriştiğinde babası, oğluna:
- Ey oğlum! Bu adamın davetinden sakın ve ona yüz verme. Yoksa seni atalarının dininden ve ilahlarından geri gönderir, diyordu.
Hz. Nûh (a.s), onların iman etmeyeceklerinden ümit kesince, onların azaba uğratılması için Yüce Allah'a şöyle duada bulundu:
"Nûh: "Ey Rabbim! (Gece-gündüz ve gizli-açık olarak kavmime tebliğde bulundum. Fakat bunun karşılığında onlar uzun bir müddet geçtiği halde iman etmediklerinden dolayı) kafirlerden yeryüzünde dolaşan hiçbir kimseyi bırakma! Çünkü sen onları (yeryüzünde dolaşır bir vaziyette) bırakırsan (sana iman etmiş olan) kullarını (senin hak) yolundan çıkarırlar, (sonra onlar) kötüden ve Öz kâfirden başkada çocuklar doğurmazlar.
Hz. Nûh (a.s)'ın Gemiyi Yapması:
Hz. Nûh (a.s), kavminin iman etmesinden ümit kesince, uzun bir müddet bekledi. Daha sonra Cenab-ı Allah, kendisiyle birlikte iman edenlerden başka kavminden hiçbir kimsenin i-man etmeyeceğini ona vah yeddi.
Yüce Allah bu olayı Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle anlatmaktadır:
"Nûh 'a, kavminden (seninle birlikte) iman edenlerden başkası iman etmeyecektir. Onların yaptıklarına üzülme " diye (Allah tarafından) vahyolundu." Hûd: 11/36
Bunun yanı sıra Hz. Nûh (a.s), kavminin helak edilmesi ve yok edilmesine dair dua etmek suretiyle Allah'a sığındı. Bunun üzerine Allah, Hz. Nûh (a.s)'ın duasını kabul etti ve ona; "kavminin tufan ile helak edileceğini ve onlardan hiç kimsenin kalmayacağını" bildirdi.
Bunun üzerine Yüce Allah, Hz. Nûh (a.s)'a kendisiyle birlikte iman eden müminler, topluluğunun tufan sırasında gerekli olan gemiye binmeleri için bir gemi yapmasını vah yetti. O zamana kadar Hz.Nûn ve kavmi gemi yapmasını bilmiyorlardı. İşte bundan dolayı Yüce Allah, Hz. Nûh (a.s)'a, gemi yapmasını vahyetti ve ayrıca ona, gemiyi nasıl yapması gerektiğini de öğretti, nitekim Yüce Allah bu olayı şöyle anlatmaktadır:
"(Ey Nûh!) gözetimimiz ve denetimimiz altında gemiyi yap. Zalimler hakkında Bana başvurma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır." Hûd:ll/37..
Hz. Nûh (a.s), Allah'ın gözetimi ve denetim altında gemiyi yapmaya başladı. Kavmi ise ona uğradığında, onunla yaptığı iş hususunda alay ediyorlar, eğleniyorlar ve ona:
- Ey Nûh! Sen daha düne kadar bir Peygamber olduğunu iddia ediyordun. Bugün ise marangoz olmuşsun, diyorlardı. Ayrıca kavmi bununla da yetirmeyip Hz. Nûh (a.s)'m basına toplanıyor ve onun yaptığına bakarak hem alay ediyor ve hem de gülüşüyorlardı. Hz. Nûh (a.s) ise işi hususunda iyi olup kendisiyle alay eden ve gülen kimselere karşı şöyle cevap veriyordu:
(Nûh) gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri (Nuh'un) yanma uğradıkça (yaptığı işten dolayı) onunla alay ederlerdi. Oda:
-"Bizimle (yaptığımız bu işten dolayı) alay ediyorsunuz. Ama (siz bizimle) alay ettiğiniz gibi (Allah'ın azabı üzerinize geldiğinde o zaman) bizde sizinle alay edeceğiz. Rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini pek yakında göreceksiniz, derdi." Hûd: 11/38-39. Hz. Nûh (a.s), geminin yapımını bitirince Cenab-ı Allah ona, kendisiyle birlikte ailesini ve iman etmiş müminler topluluğunu dişi ve erkek olmak üzere her gruptan hayvanları yenilecek cinsten canlı yani ruhu bulunan ve neslinin devamını sağlamak için yukarıda sayılanların dışında kalan hayvanları gemiye yüklemesini emretti.
Daha sonra Allah, gemi yapımının bittiğini ve tufanın başlayacağına dair bir alameti ona gösterdi ki o alamet, tandırın su ile dolup taşmasaydı. Tefsircilerden çoğunun görüşüne göre bu tandırdan maksat; yeryüzünün şeklidir. Yani yeryüzünün diğer ; yerlerinden suyun kaynamasıdır. İşte bu, Hz. Nûh (a.s)'m müminler ile birlikte gemiye binmesinin vaktiydi. Bundan sonra tufan ve bütün yeryüzü halkı için boğulma olacaktı. Tufanın başlamasından itibaren gemideki yolcuların dışında yeryüzünde kalanlardan hiçbiri boğulmaktan kurtulamadı..."
Ne zaman ki Yüce Allah'ın belirttiği alamet görününce Hz. Nûh (a.s), ailesi ve müminler gemiye bindiler. Daha önceden yeryüzü halkının bilmediği ve ondan sonrada yağdırmadığı bir yağmuru Allah, semadan yeryüzüne gönderdi... Yüce Allah yeryüzüne emrederek bütün vadi ve yeryüzünün diğer köşelerinden su çıkarttı. Bunun üzerine yeryüzü geniş yollara ve başka şekillere ayrılarak kaynadı. Nitekim Yüce Allah bu olayı "Kamer Sûresf'nde şöyle anlatmaktadır:
"(Kavminin yalanlaması üzerine Nûh 'da Rabbine) "Ben (onlara karşı) yenildim ve (artık onların iman edeceklerine dair ümidimi kestiğimden dolayı onlara göndereceğin bir azap ile) bana yardım et" diye dua etti. Bunun üzerine Bizde gök kapılarını sağanak sağanak boşanan (yani peş peşe ve oldukça fazla yağan) sularla açtık. Yeryüzünde de (adeta gürül gürül kaynayan) pınarlar fışkırttık, nihayet su, (yani bulutlardan a-kan sular ile yerden fışkıran pınarlar) Yüce Allah'ın dilediği şekilde Levh-i Mahfuz'da olacağı) takdir edilen bir emre göre birleşti. Nuh'u da tahtadan yapılmış çiviyle çakılmışa (yani gemiye) bindirdik. (Nûh 'a karşı) nankörlük edilmiş olana mükafat olmak üzere (gemi) Bizim gözetimimizle yüzüyordu." Kamer: 54/10-14.
Su, yeryüzünde bulunan dağın en büyüğünün doruk noktasını da aşarak on beş zira daha fazla yükseldi. Tufan, yeryüzünün uzunluğu ve eninde bütün her tarafını kaplamıştı. Tufanın yeryüzünün her yerini kaplaması itibariyle, tufan ile birlikte göz kapakları bulunan canlılardan hiçbirisi dahi yeryüzünde kalmayıp hepsi yok olup gitmiştir. Böylece su, Nûh kavminin üzerini de aşmış ve tufan, onları alıp götürmüştü. İşte tufan ile geminin dışında kalan bütün insanlar yok olup, insanlık tekrar Hz. Nûh (a.s) ile başladığından dolayı Hz. Nûh (a.s)'a "İkinci Ebu'l-beşer" denilmiştir. Çünkü tufandan sonraki yeryüzü halkı, Hz.Nûh ve gemide bulunan müminlerden türemiştir.
Allah'a iman etmeyen Hz.Nûh'un oğlu ise, babasıyla birlikte gemiye binmemiş ve helak olup gidenlerden olmuştur. Nitekim Yüce Allah, Hz.Nûh ile oğlu arasında geçen kıssayı şöyle anlatmaktadır:
"(Nûh müminlere:) "Gemiye binin! (Su üstünde) yürümesi de (rotayı takip edişi sırasında) durması da Allah 'in adıyladır. Doğrusu Rabbim, gafurdur ve rahimdir" dedi. Gemi dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken Nûh, bir kenarda ayrı kalmış oğluna: "Bizimle beraber gel ve gemiye bin! Kafirlerle birlikte olma (yoksa sende onlar gibi suda boğulur ve cehenneme girersin) diye seslendi. O da: ''Bir dağa (gider) sığınırım. (O dağ) beni sudan (yani boğulmaktan) kurtarır" deyince, Nûh: "Bugün Allah'ın rahmet edeceği kimselerden başkası için Allah'ın emrinden (yani tufandan ve suda boğulmaktan) kurtaracak (Hiçbir kimse) yoktur" dedi. Bunun üzerine aralarına dalga girdi. Zaten oğlu da boğulanlardandı. Denildi ki: "Ey yeryüzü! Suyunu yut. Ey gökyüzü! Sende (yağmurunu) tut. Bunun üzerine su çekildi. (Allah'ın Nuh'a kavmini helak edeceğine dair) iş de bitti. Gemide Cûdî (dağına) oturdu ve "zalimler topluluğu yok olsun " denildi.
Hz. Nûh (a.s)'m dört çocuğu vardı. Bunlar Sâm, Hâm, Yâfes ve Ken'an idi. Ken'an'a gelince o, tufan esnasında helak olanlarla birlikte helak olmuştu... Çünkü o, Nûh kavmi gibi kafirlerdendi. O, kâfir olmakla birlikte babasının teklifine rağmen babasıyla gemiye binmekten kaçınmıştı ve daha da ileri giderek:
- "Beni sudan koruyacak yüksek bir dağa sığınırım"
diyordu. Diğerleri gibi oda boğulmaktan kurtulamadı. O, memleketlerinde bulunan dağların en doruk noktasına kadar çıkmıştı. Fakat babasının davetini kabul etmedikçe Allah, ona bir mutluluk yolu yazmadı. Hz. Nûh (a.s) ise oğlunu şu sözleriyle çağırıyordu:
"- Ey oğlum! Bizimle birlikte gemiye bin. Dağın tepesine çıkmakla kurtulacağını zannetme." Oğlu ise Hz. Nûh (a.s)'m bu davetine gerekli önemi vermedi. Bunun üzerine Hz.Nûh, arzusuna ulaşamamış ve başarılı olamamış bir vaziyette oğluna konuşmaktan vazgeçip oğlunun kurtulması için Rabbine şöyle dua ediyordu:
"Nûh Rabbine: "Ey Rabbim! Oğlum benim ailemdir. Senin (ailemi kurtaracağına dair) sözünde haktır. Üstelik sen, hakimlerin en hakimisin" diye yalvardı." (Hûd: 11/45)
Hz. Nûh (a.s)'m bu duası üzerine Cenab-ı Allah, Hz. Nûh (a.s)'ı şöyle azarlamaktaydı:
(Bunun üzerine Allah'da:) "Ey Nûh! O katiyyen senin ailenden (yani kendilerini boğulmaktan kurtarmaya dair söz verdiğim aile halkından) değildir. Çünkü o, (nun iman etmemekle yaptığı iş) Salih olmayan bir iştir. O halde bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme! Cahillerden olmaman (ve böylece dilemen caiz olmayan bir şeyi istememen) için sana öğüt veriyorum " dedi." Hûd: 11/46
Hz. Nûh (a.s)'un diğer üç oğluna gelince ise onlar, gemiye bindiklerinden dolayı boğulmaktan kurtuldular ve onların soylarından yeryüzü halkı meydana gelmiştir. Zira tufandan kıyamete kadar geçen müddet zarfındaki yeryüzü halkı, Hz. Nûh (a.s)'ın üç oğluna nisbet edilirler. Çünkü Yüce Allah bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Onun (yani Nûh 'un) "soyunu" (oğullan vasıtasıyla) sürekli kıldık. "(Saffât: 37/77)
Buna göre Sâm, Arapların; Hâm, Habeşlilerin; Yâfes, Rumların atasıdır. Bu konuyla ilgili olarak bazı nebevi hadisler rivayet olunmuştur.
a. Bu hadislerden birisi; Ahmed b. Hanbel'in, Resulullah(sav)'den rivayet ettiği şu hadisi şeriftir:
"Sâm, Arapların; Hâm, Habeşlilerin; Yâfes, Rumların atasıdır."
b. Bezzâr, "Müsned" adlı eserinde Resulullah (s.a.v)'den şöyle rivayet etmiştir:
"Nuh'un Sârn, Hâm, Yâfes adında oğulları vardı. Şam'dan, Araplar, Farslar, Rumlar türemiş olup hayr bunlardır. Yâfes'den, Ye'cüc-Me'cüc, Moğollar ve Slavlar türemiştir ki bunlarda hayr yoktur. Hâm'dan da, Kiptiler, Berberîler ve Sudanlılar türemiştir."
Kafirlerin Helak Edilişinden Sonra Tufan'ın Sona Ermesi:
Yeryüzü halkı tufan ile boğulduktan sonra kafirlerden hiçbir kimse yeryüzünde kalmadı. Bunun üzerine Allah semaya, yağmurunu tutmasını ve yeryüzüne ise çoğalıp taşan sularını içine çekmesini ve tekrar eski canlılığına dönmesini emretti.
Gemi. "Cûdî" adı verilen bir dağın tepesine ulaştı. Bu dağ, Irak'taki Musul şehrinin yanında akmakta olan Dicle Nehrinin kenarında bulunan büyük bir dağdır.(Nuh 5/20)
Yüce Allah'ın şu ayeti kerimesi de buna işaret etmektedir:
"Denildi ki: "Ey yeryüzü! Suyunu tut. Ey gökyüzü! Sende (yağmuru) tut. Bunun üzerine su çekildi. (Allah'ın Nuh'a kavmini helak edeceğine dair) iş de (böylece) bitti. Gemide "Cûdî" (dağına) oturdu ve zalimler topluluğu yok olsun" denildi. Hûd: 11/48
Gemi Halkının Tufandan Kurtulduktan Sonra Yeryüzüne İnmeleri:
Gemi Cûdî dağının tepesine oturduğunda Yüce Allah, Hz. Nûh (a.s)'a ve onunla birlikte gemide bulunan müminlere, aziz ve rahman olan Allah'ın selameti, güveni ve bereketiyle ondan inmelerini emretti. Nitekim Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu kıssayı ise şöyle anlatmaktadır:
"(Allah tararından Nuh'a: "Ey Nûh! Bizim katımızdan (boğulmaktan kurtulup esenliğe kavuşmuş olarak) selametle (gemiden) inin. Sana ve seninle birlikte olan ümmetlere hayır ve bereketler olsun " denildi (hud 48)
Hz. Nûh ve onunla birlikte bulunan müminler yüz elli gün gemide kaldıktan sonra Muharrem ayının onuncu günü olan "Aşûrâ" gününde gemiden inmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Nûh (a.s) bu Aşûrâ gününde tufandan kendilerini kurtardığı için Allah'a bir şükür ifadesi olarak oruç tuttu. Allah, Hz. Nûh ile birlikte bulunan müminlere de oruç tutmalarmı emretti. Onlarda, o gün Allah'a bir şükür ifadesi olarak oruç tuttular. Bu Âşûrâ gününde tutulan bu oruç, İsrail oğullarına tevarüs yoluyla geçti. İslam dini geldiğin de ise bugün Aşûrâ gününde tutulan orucu kabul edip onayladı. Bu günde oruç tutulacağına dair Resulullah (s.a.v)'den çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
a. Resulullah (s.a.v), Medine-i Münevvere'ye geldiğinde Yahudilerin Aşure gününde oruç tuttuklarını gördü. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) onlara:
- Tuttuğunuz bu oruç ne orucudur? Diye sordu. Onlarda:
- Bugün Salih bir gündür. Zira bugün Yüce Allah'ın İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı gündür. (İsrail oğullarını bu düşmanlarından kurtardığı için) Hz. Mûsâ, bugünde Allah'a bir şükür ifadesi olarak oruç tuttu" dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v):
- Biz Musa'ya sizden daha layıkız, buyurdu ve o günde oruç tuttu ve ashabına da o günde oruç tutmalarını emretti
b. Tirmizfnin rivayet etliğine göre, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Aşûrâ günü orucunun kendinden önceki seneye kefaret olmasını Allah'tan kuvvetle ümit ediyorum."
Hz. Nûh (a.s)'ın Vefatı:
Hz. Nûh (a.s) tufandan önce 950 sene kavmi içerisinde yaşamış ve tufandan sonra da bir müddet -bu müddeti en iyi bilen Allah'tır- daha kaldıktan sonra vefat etmiştir.
İbn Abbas(r.a)'ın şöyle söylediği rivayet edilmiştir:
"Hz. Nûh (a.s) 1000 seneden fazla yaşamıştır. Onun ömrü, insanoğlu içersinde yaşayanların en uzun Ömürlü olanıydı."
Fakat İbn Abbas (r.a)'dan nakletmiş olduğumuz bu rivayetin sıhhatinde gerçek bir kopukluk vardır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de (yani Ankebut: 29/14'de) anlatıldığı üzere Hz.Nûh, kavmi ile birlikte risâletle görevlendirildiğinden itibaren 950 sene yaşamıştır.
Bu konudaki görüşlerden tercih edilene göre; Hz. Nûh (a.s), Mekke-i Mükerreme'de bulunan Mescid-i Haram'ın yakınına defnedilmiştir.
Hz. Nûh (a.s)'ın Kendi Şahsına Ait Bazı Özellikleri:
1. Hz. Nûh (a.s), bir şeriat ile gelmiş resullerin ilki,
2. Yaş bakımından peygamberlerin en uzun olanı,
3. Gönderilmiş peygamberlerin şeyhi,
4. Peygamberler içerisinde kavmini şirkten sakındiranların ilki,
5. Halkı Allah'a davet edenlerin de ilki,
6. Allah, Hz.Nûh'u, "şükredici bir kul" (İsrâ: 17/3) diye isimlendirmiş,
7. Misâk alma hususunda Yüce Allah, Hz.Muhammed (s.a.v)'den sonra onu zikretmiş.
Allah'ın salât ve selamı onların hepsinin üzerine olsun.
Hz Adem (a.s) ile başlayan iman kafilesi, uzun yolda yürümesine devam ediyor. Fakat asırlar geçtikçe insanoğlu yeni şartların dalgaları içinde çalkalanıp rotasını kaybedebiliyor. Zira insan beşer olma hasebiyle kendisine öğretilenleri unutabilir, zaafa düşebilir ve şeytana mağlup olabilir. Yüce Allah, böyle sapıklığa itilmiş olan insanoğlunu asla yalnız bırakmamış, gerekli zamanlarda elçilerini göndermiştir. Çünkü beşeriyet elçisiz, lidersiz ve öndersiz olamaz. Onlara İslam'ı tebliğ edecek ve İslam'ı hakim kılacak birinin olması kaçınılmaz. O gün oldu, bugün vardır ve yarın da olacaktır. Bu elçiler veya varisleri dünü bugüne bağlayan, bugünü de yarına bağlayan en önemli etkenlerdir.
Tevhid caddesinde yürürken trafik levhalarına veya yoldaki işaretlere bağlı kalmadan yürümek sağlıklı olamaz. Çünkü fırsatı kollayan İblis, her an pusudadır. İşte, Peygamberlerine kulak verip, onlara itaat eden müminler tevhid caddesinde tökezlenmeden yürümüş, kulak vermeyip itaati reddedenler de Tevhid caddesinde tökezlenip kalmışlardır. İdris (a.s)'den sonra tökezlenip, bataklığa saplanmış insanoğluna Yüce Allah Nuh (a.s)göndermiş.
Allah'ın elçisi Nuh (a.s), kendi kavmine 'ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm' derken, kendi sorumluğunu ve cahiliyetin kötü akibetin anlatmak istiyordu. Fakat, kıskançlık ve gururlarından ötürü kavmi her defasında ona karşı çıkmış, Alemlerin Rabbine teslim olmaya yanaşmamışlardı. Onlar küfrü yücelik sanıyorlar, atalarının izlemekte olduğu yolu hak biliyorlardı. Bu yolda öylesine şartlanmışlardı ki aralarından birinin elçi olarak çıkacağını kibir ve gururlarına yediremiyorlardı. Allah'ın kendilerine gönderdiği peygambere karşı çıkanların başında, kavmin ileri gelenleri, nüfuzlu kişiler ve aşiret reisleri geliyordu. Bu karşı çıkışlarının temelinde hükümranlıkları ve menfaatleri yatıyordu. Eğer onlar, peygamberin getirdiği mesaja kulak verip, Allah'a ibadete yanaşsaydı, tüm saltanatları sarsılır ve artık despotluklarını sürdüremezlerdi. Ama bu kavme saltanat, burjuva mantığı ve Firavunizm sevdası öylesine işlemişti ki İlahi mesaj asla fayda vermiyordu. Bu kapitalizm hayranlığı, onlara Allah'ın dinini unutturmuş, onları haktan uzaklaştırmış, hatta gurur ve kinleri, alaya alma, tehdit etme ve işkence yapmaya kadar kendilerini sürüklemişti
Nuh (a.s), kendisine ve İslam'a karşı yapılan bunca itham, böbürlenme ve döneklikleri bir elçi toleransı ile karşılayarak, kendisine yakışır bir şekilde mukabelede bulunuyor. Onlara acıyarak sürekli hatırlatmalarda bulunuyor. O ancak, Rabbinin öğretilerini kendilerine sunuyordu. Görevi de sadece tebliğ, uyarmak ve korkutmaktı.
Nuh (a.s)'un Dokuz yüz elli yıl boyunca kavminin durumunu değiştirmek için çalışıp çabalaması maalesef kavmi açısından pek fayda sağlamadı. Nihayet, kavminin şirk ve putperestliğine daha fazla tahammül edemeyerek Allah'a yalvarmak zorunda kaldı
Evet, bu uzun uğraştan sonra, sürekli çalışmaları kösteklenen, yoluna yeni yeni engeller çıkartılan, hayatı çekilmez hale getirilen, her türlü baskı, zulüm ve işkenceye maruz kalan, cesareti büsbütün kırılan Nuh (a.s), nihayet Rabbine yalvarıp yakarmak zorunda kalmıştı. Ve "Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden bir tek kişi bırakma. Eğer bırakırsan Mümin kullarını saptırırlar ve ancak facir ve kafir doğururlar." diyordu. Yine, Oğlu (Ka'an) için şunları söylüyordu:
Ya Rabb, elbette oğlum, benim ailemdendir. Senin vaadin haktır. Onu yerine getirirsin; Sen, hakimlerin hakimisin, demişti. Yüce Allah da: 'Ey Nuh, o senin ailenden değildir. Çünkü' o, salih olmayan bir amele sahiptir (kafirdir). O halde bilmediğin bir şeyi benden isteme. Seni cahillerden olmaktan menederim. 'Nuh (a.s) dedi ki: 'Ey Rabbim, bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden olurum."
Bu olayda da inanç bağının ne kadar ehemmiyetli olduğu açıkça görülmektedir. Kendi öz oğlunu kafirlikten dolayı kurtaramamıştı. İnanç bağı dışında kalan kan ve soy bağı, cins ve ırk bağı, meslek ve sınıf bağı, renk ve dil bağı, kavim ve aşiret bağı, toprak ve vatan bağı Müslüman fertleri birbirine bağlayamaz. İşte bu olay, cahiliye mantığı ile, İslam mantığını birbirinden ayıran temel noktalardır. İşte biz, cahiliye mantığıyla bakış açınımızı tesbit edersek, büyük bir yanılgıya düşeriz. Çünkü cahiliye mantığında ne olursa olsun, baba çocuğunu yabana atamaz. Tehlikeli günlerde mutlaka sahip çıkması gerekir. Baba- evlât bağları her bağın üstündedir. Ama İslam, bütün bu ince ve kopmak üzere olan bağlara asla sahip çıkmaz. İslam, sadece akide bağını tanır ve neticeyi de ona göre sonuçlandırır.
İşte, Nuh (a.s) ile oğlu arasında geçen olay ile daha sonra göreceğimiz İbrahim (a.s) ile babası, Muhammed (s.a.v) ile Ebu Talip arasında geçen olayın mahiyeti birdir. Ya bir olan Allah'ın Uhihiyetine ve Rububiyetine dayanan İslam'a; ya da birçok aciz insanın kendi felsefesinden türettiği cahiliye düzenine inanacaksın. Neticede, ya gemiye binip Allah'ın izniyle kurtuluşu seçeceğiz, ya da sularda boğulup Allah'ın çetin azabıyla baş başa kalacağız
Öz olarak, ya tevhid, ya şirk; ya İslam, ya küfür; ya cennet, ya da cehennem...
Evet, Nuh (a.s)'ın gemisi o korkunç dalgaların arasında Cudi dağının eteklerinde karaya oturmuş, o saf ve temiz Müslümanlar yeryüzüne dağılmış ancak yıllar sonra şeytan kendilerine Allah'ın emirlerini unutturmuş, putperest bir Âd kavmi olarak dünya sahnesine çıkmışlar…
KAYNAK:Kur’an’ı kerim,
Beşir islamoğlu İslami hareketin tarihi seyri
Asım Uysal. Peygamberler Tarihi
Muhammed ali sabuni. Peygamberler Tarihi
Mevdudi. Tarih boyunca tevhit mücadelesi ve peygamberin hayatı
KÜRŞAT ATALAR
MEHMET PAMAK
CELALETTİN VATANDAŞ
Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::


